21 Mart 2012 Çarşamba

10 yıldır başkasının kalbiyle yaşıyor



4 Şubat 2011
http://www.hurriyet.com.tr/p/spacer.gif

Başkasının kalbi mucizesi olduMuğla Üniversitesi Öğretim Üyesi Ayhan Çıkın’a, 1960 yılında kalp büyümesi teşhisi kondu. Ancak hastalığına bir türlü çare bulunamadı. Kalbi gittikçe zayıfladı ve 1992 yılına geldiğinde doktorların teşhisi kalp yetmezliği oldu. Kalbi 8 yıl daha dayandıktan sonra iflas etti. Artık bir kalp nakli gerekiyordu. 2000 yılında 'acil' duyurusuyla kalp aranmaya başladı. Sonunda bulundu, 23 yaşında genç bir adamın başına gelen talihsiz olay Ayhan Çıkın'ın şansı oldu. Çıkın şimdi 65 yaşında ve 10 yıldır o gencin kalbiyle yaşıyor.
http://www.hurriyet.com.tr/p/spacer.gif
Ayhan Çıkın'a, 50 yıl önce girdiği üniversiteden burs almak için yapılan sağlık işlemleri sırasında, ilk kez "Kalp büyümesi" olasılığından bahsedildi. Bir türlü çözüm bulunamadı ve sıkıntılı dönem başladı. Kalbiyle ilgili rahatsızlığı yakasını hayatı boyunca bırakmadı ta ki çok başarılı geçen kalp nakli ameliyatına kadar. Hayata sıkı sıkı tutunmuş, hep pozitif bakmış, çalışmayı hiç bırakmamış, mesleğiyle ilgili 18 kitabı ve 2 tane de şiir kitabı bulunan Prof. Dr. Ayhan Çıkın hikayesini hurriyet.com.tr'ye anlattı. 
Çiğdem İŞLER yazıyor
http://dosyalar.hurriyet.com.tr/haber_resim/cigdem_isler_saglik.jpg
hurriyet.com.tr
- Kalbinizle ilgili ilk somut teşhis ne zaman kondu?

Gitmediğim doktor kalmadı. En sonunda 1992 yılında yurtdışından yeni dönmüş bir doktora göründüm ve ona "Bunca yıldır hastanelere, doktorlara gidiyorum, bir türlü bir tanı konulamadı. Artık Moliere’e hak vermeğe başladım. Sizden de sonuç alamazsam bir daha hiç doktora gitmeyeceğim" dedim.
- O kadar kararlısınız...
Çünkü gerçekten gitmediğim doktor kalmamıştı. O doktor bana tanıyı koydu. Konjestif kalp yetmezliği. Tanının kesinlik kazanması için anjiyo yapılacaktı. Kaçtım. Rahatsızlanınca yeniden gittim. Bu kez doktor bırakmadı beni. Anjiyo yapıldı ve ilaç tedavisine başladım. İlaçlarla 8 yıl daha kalbime katlandım. 
- 1960'tan 2000'e tam 40 yıl kalbinizle uğraştınız. Kolay bir iş değil. Nasıl idare ettiniz?
Kendimi işime adadım. Felsefe ve edebiyatla ilgilenmeye başladım. Bu şekilde hastalığın psikolojik baskısından kurtulmaya çalıştım. Hatta bazen rahatsızlığımı unuttuğum zamanlar da oldu. Ancak kalbim beni unutmamış. Her türlü beşeri, biyolojik, iklimsel vs değişim beni çok etkiliyordu. Aşırı yorgunluklar oluyordu. Geceleri öksürük nöbetlerine tutuluyordum. 
- Daha sonra ne oldu?
Tabii bu 8 yıl boyunca doktorumla sürekli görüşüyorum. Bana ilk kez kalbimin değiştirilmesi olayından bahsettiğinde şaka yapıyor sandım. Bunu bana ameliyatımdan iki yıl önce söylemişti. Böyle bir olasılığı düşünmedim bile. Ancak sıkıntılarım giderek artıyordu, hastaneye daha fazla gidip gelmeye başlamıştım. Hatta iki kızımın da düğününde hastanede yatıyordum. Özel izin alarak gittim düğünde bulundum. Durumum giderek kötüleşiyordu, aldığım oksijen yeterli gelmiyordu. Artık yolun sonu geldi diye düşünüyordum. Başka doktorlar geliyor, durumumu inceliyordu. Sonunda karar verdiler, bana kalp nakli yapılacaktı. 2000 yılında, Mayıs ayı başlarında “acil” duyurusuyla kalp aranmaya başladı.
- Ne kadar sürdü uygun kalbin bulunması?
Çok yorucu, bunaltıcı bir dört ay. Artık başka bir doktor da (Prof. Dr. Mustafa Özbaran) düzenli ve sık sık muayene ediyordu beni. Eylül ayında kalp bulundu. Genç bir arkadaş 23 yaşında. Talihsizlik, hayatını kaybedince ailesi de organlarını bağışlamış. Onun kalbi nakledildi bana.
UYANDIĞIMDA KENDİMİ ÖBÜR DÜNYADA SANDIM
- Korktunuz mu?
Korkmadım desem yalan olur. En az beş kez öbür dünyaya gittim geldim. İnsan o süreçte ister istemez yaşamıyla, inançlarıyla, mesleğiyle arkadaşlarıyla ideolojisiyle hesaplaşıyor. Ben ameliyat sürecini hiç hatırlamıyorum mesela. 1999 yılında emekli dilekçemi verirken "Artık bu iş yani yaşamak, bitti"  demiştim. Aynı şekilde hastalığımın son günlerinde de "kendimle hesaplaşmam"da da aynı yargıya vardım. Ameliyat sonrası uyandığımda kendimi öbür dünyada sandım. Karşımda eşimi görünce onun niye benimle geldiğini düşünerek şaşırmıştım. Sonra bir kapı açıldı, kızım girdi. “Kızımın burada ne işi var” diye telaşa kapıldım. Biraz sonra bir arkadaşım geldi. Onun ne işi vardı öbür dünyada. Derken arkadaşımla konuşmaya başladım. Müthiş bir oksijen ciğerlerime doluyordu. Beynime kan gidiyordu ki beynimden müthiş bilgiler dökülüyordu dudaklarıma. Birden korkunç şaşırdım: Yaşıyordum.
- Çok güzel anlar bu anlattıklarınız...

Tarif edilmez duygular ancak yaşanabilir. Ameliyatımdan önce doktorlar 2 günlük bir ömrümün kaldığını, bulunan kalbi takmanın bir anlam taşımayacağını kendi aralarında tartışmışlar. Sanırım biraz da benim hatırım için deneme anlamında nakil ameliyatını yapmışlar.

BU KALP YAZIK OLACAK BAŞKA HASTAYA TAKALIM

- Doktorlar ümidi kestikleri halde ameliyat yaptılar...

Ameliyatımda bulunan genç bir doktor beş yıl sonra bana şöyle dedi: Hocam, o gün siz öyle bitkindiniz ki. Bu kalbin yazık olacağını, sırada bekleyen bir başka hastaya takılmasını önermiştim. İyi ki Özbaran Hoca beni dinlememiş. Şu an sizi böyle ayakta görünce o günkü düşüncemden utanıyorum.
- Ameliyattan sonra hayatınız nasıl devam etti? Sürekli kontrole gitmeniz gerekti mi? 

Benim bakışıma göre kalp transplantasyonunda dört önemli olgu yaşanıyor: Hasta/hastalık, uygun teknik donanımlı hastane ortamı ve konunun uzmanı hekim, organ vericisi, nakil öncesi ve sonrası bakım. Nakil sonrası bakım çok önemli. İlk 6 ayda, ayda bir kez anjiyo ve biyopsi yapıldı. Daha sonraki yıl bu işlemler üç ayda bir olmak üzere tekrar edildi. İkinci ve üçüncü yılda aynı işlemler 6 ayda bir, sonraki 2 yılda, yılda bir olmak üzere anjiyo ve biyopsi işlemleri yapıldı. Şimdi iki senede bir gerçekleştiriliyor. Her üç ayda bir kan tahlillerim yapılıyor. Özellikle organ uyuşmazlığı açısından siklosporin kontrolları gerekli. Yine her üç ayda bir EKO kontrolları yaptırmaya çalışıyorum.
BİR YIL MASKE İLE DOLAŞTIM

- Sağlığınızı korumak için yeme içmede ve diğer konularda nelere dikkat ettiniz ve ediyorsunuz?

Yeme içmede benzer özen gerekli. Bir yıl çiğ meyve ve sebze yemedim. Aynı şekilde bir yıl sterilize edilmiş su içmek durumunda kaldım. Zorunlu olmadıkça dışarıda yemek yemiyorum. Bir yıl süre ile maske ile dolaştım. İki yıla yakın yürümekte büyük zorluk çektim. Baston kullandım. Evimize  bir yıl misafir kabul etmedik. Hala yatılı misafir kabul etmiyoruz. Kendimiz de yatılı misafirliğe gitmiyoruz.
SANKİ O KALBİ ÇALMIŞ GİBİ EZİKLİK HİSSEDİYORUM
- Size kimin kalbi nakledildi? Bağışı yapan aileyle tanıştınız mı? 

/_np/2926/12252926.jpgCem Canbay adı, 23 yaşındaki bir gencin kalbi takıldı. Ailesi ile tanışıyorum. Onlar beni o kadar çok seviyorlar ki... Ancak ben sanki o kalbi çalmış gibi bir eziklik hissediyorum içimde. Bu duygu beni ürkütüyor. Cem’in ölüm yıl dönümlerinde O'nu şiirlerle anıyorum.
- Size nakledilen kalp hayatınızın sonuna kadar problem çıkarmadan çalışacak mı?
Umuyorum. Ekim 2006’da “Kalp nakli olanlar kaç yıl yaşar” gibi bir soru takıldı kafama. Araştırdım. Ortalama 2-5 yıl arasında bir sayı buldum. Ben 7. yıla girmiştim. Bu yıl 10. yılı bitirdim.
- Organ bağışı konusunda ne düşünüyorsunuz? 

Ben bugün burada bunları anlatabiliyorsam, bunu uzun yıllar süren hastalığımın önemini bana algılatan, beni 1990'lı yılların başından 2000’li yıllara, eşsiz tıp bilgisiyle taşıyan sayın Prof. Dr. Mustafa Akın’a ve ekip doktorlarına borçluyum. Bu dünyadan ayrılıp gitme sürecine girdiğimde, şansız bir olay ile yaşamını yitiren rahmetli Cem Canbay kardeşimin kalbini bağışlama erdemliliğini gösteren annesi Güngör Canbay’a ve babasına borçluyum. Nihayet “sonsuzluğa yolculuğuma” iki gün kala, o muhteşem bilgileri ve becerileri ile beni hayata döndüren Prof. Dr. Mustafa Özbaran’a ve ekibine, hastalığım süresince bıkmadan yardımıma koşan klinik hemşirelerine, fedakarlığını anlatmaya kelime bulamadığım sevgili eşime ve çocuklarıma, hastalığım süresince moral ve destek veren sevgili dostlarıma borçluyum.
 

Bu dünyayı zorunlu olarak bırakıp giderken, başkalarına yaşam bağışlamak kadar olağanüstü ne olabilir acaba? O nedenle herkes organ bağışı üzerinde ciddiyetle düşünmeli. Ancak Allah kimseyi bir başkasının organını bekleme durumunda bırakmasın. Çünkü biri ölecek (Özellikle kalp nakilleri böyle bir durum yaratıyor), diğeri yaşayacak. İnanın bunu taşımak ne kadar zor bilemezsiniz. Bu duyguyu yenebilmek için, doktorlarımın da önerisiyle, yeniden çalışmaya başladım. Muğla Üniversitesi bana görev verdi. İki yıla yakın Güzel Sanatlar Fakültesi'nin, üç yıldır Milas Sıtkı Koçman Meslek Yüksekokulunu’un yöneticiliğini yaptım. Kendimi yeniden “işe yarar” olduğumu hissetmemi sağlayan dönemin Muğla Üniversitesi yöneticilerinie, özellikle önceki rektör Sayın Prof. Dr. Şener OKTİK’e teşekkür ederim. Tüm organlarımı Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne bağışlanmasını eşime ve çocuklarıma vasiyet ettim. Bunu pek çok yazılarımda, TV ve radyo programlarımda dile getirdim. Herkesi organ bağışına katılmayı çağırıyorum.
 
DÜNYADA NAKİL KALPLE EN FAZLA 28 YIL YAŞANDI
/_np/1240/12251240.jpgBugüne kadar nakil kalple en fazla ömür 28 yıl. İlk kalp nakli 1967 yılında yapıldı. Modern kalp nakli ise 1980 yılında. Bugüne kadar yaklaşık 100 bin kalp nakli yapıldığı biliniyor. Hastaların çoğunun ortalama 10-15 yıl ömür sürebildiğini belirten Kalp ve Damar Cerrahı Prof. Dr. Süha Küçükaksu, "Burada önemli olan seçilen kalbin özelliklerine bağlı. Kalbin durumu ne kadar iyiyse ve hasta kontrollerine ne kadar dikkat ediyorsa o oranda uzun yaşıyor. En büyük problem kalbin reddedilmesi. Bu 2 yıldan sonra ortaya çıkabiliyor. Nakledilen kalbin damarları zamanla tıkanıyor. Enfeksiyonlara da dikkat etmek lazım, öldürücü olabiliyor. Çok düşük ihtimalle de olsa bir de kanser riski var. Bu hastalar çoğunlukla cilt kanseri oluyor. Erken teşhis edilirse iyileşme ihtimali yüksek cilt kanserinden bahsediyoruz." diyor.
60 BİN KİŞİ BÖBREK NAKLİ BEKLİYOR
Organ nakli konusunda Türkiye'de hala sıkıntılar yaşanıyor. 60 bin kişi böbrek nakli bekliyor. Bu rakamın 2016 yılında 100 bine çıkması bekleniyor. Ancak organ bağışı yaygınlaşmıyor, bağışçı artmıyor. Peki bağışçı sayısı neden artmıyor? 

Aslında birçok nedeni var ama en önemli nedenlerinden biri beyin ölümü ile bitkisel hayata girmenin karıştırılması. Beyin ölümü gerçekleşen bir kişi, belki hayata döner umuduyla makinelere bağlanıyor. Hatırlayacaksınız, geçtiğimiz mart ayında Zeytinburnu'nda tramvay kazasında ağır yaralanan lise öğrencisi Buket Bulut'un hikayesini. Bulut'un hastanede beyin ölümü gerçekleşmişti. Devreye giren Beyin Cerrahı Prof. Dr. Haluk Deda, "Yapılan testler de beyin ölümü olduğunu gösteriyor. Ama biz desteğe devam etmek zorundayız. Ailemizin isteği de zaten böyle. Bunun için elimizden gelen çabayı göstereceğiz" demiş ve Buket bir süre daha makinelerde tutulmuştu. Deda'nın bu açıklaması, doktorlar arasında tartışmaya yol açmıştı.
 

/_np/2890/12252890.jpgSon dönemde pankreas kanseri tedavisi gördüğü sırada beyin ölümü gerçekleşen cemiyet hayatının tanınmış isimlerinden Ceyla Gölcüklü'nün durumunda da yaşandı. Ailesi fişinin çekilmesini istemedi ve Gölcüklü'nün kalbi 6 gün daha makinelere bağlı olarak çalıştırıldı.
BEYİN ÖLÜMÜ, ÖLÜMDÜR
Bu haberler yüzünden organ bağışlarının sekteye uğradığını belirten Acıbadem Sağlık Grubu International Hospital Organ Nakli Merkezi Bölüm Başkanı Prof.Dr. Alihan Gürkan, "Tramvay altında genç bir kız kaldı. Başbakan ilgilendi, beyin cerrahı gitti, 'beyin ölümü hastanın var ama yine de yaşam desteğimiz devam ediyor' açıklamasını yaptı. Beyin ölümü, ölümdür. Geriye dönüşü yoktur. Bunda yanılma payı yoktur. Bu hastamız tıbben ölüdür." diyor.
Türkiye'de organ bekleyen hasta sayısının çok olduğunu bir kez daha vurgulayan Gürkan, "Sevdiklerinizi gömmeyin, organlarını bağışlayarak onları onurlandırın." diyor.


 http://www.hurriyet.com.tr/yasasinhayat/16550357.asp?gid=373

18 Mart 2012 Pazar

ORTAK KALPLER TÜRKÜSÜ

TALAT KIRCAN
       Ayhan Çıkın'ın şiiriyle ilk kez, belleğim beni yanıltmıyorsa, 2000 yılında tanıştım. Kitabı Zaman Çiçeği elime geçtiğinde, bir sayfa bir sayfa daha derken, bir çırpıda bitirivermiştim. Güzel, etkileyici bir şiirler toplamıydı. Öyle "şairane olayım" kaygıları yoktu şairinin. Ancak yine de şairane oluyordu. Öyle biçim kaygıları da yoktu. Ruhu gibi biçimi de özgürdü. Yaşadığı coğrafyayı bilen, yaşadığı toplumu bilen bir aydının birikimleri olduğu daha ilk dizelerden anlaşılıyordu. Köyde doğup büyümenin, kentte yetişip bilim tahsil etmenin avantajlarını iyi kullanıyordu. İçten, dürüst, duygulu ve duyarlı yüreğin yansımalarıydı.
       Sanki kendiliğinden oluşmuş, konuşuyormuş gibi yazılmış şiirler toplamıydı Zaman Çiçeği. Sanki kitabı okumuyorsunuz da, tanımadığım şairi yanı başınızda fısıldıyor gibi. Sohbet ediyor gibi.
       Sonra kitap üzerine bir yazı yazdım. Bir İstanbul dönüşü, daha kapıdan girmeden, çalan telefonun sesine yetişmek için gösterdiğim telaş. O telaşla kaldırdığım ahizenin karşısındaki Ayhan Çıkın... Duru, heyecanlı sesi. Ve yaşadıkça bitmeyecek bir gönül dostluğunun ilk adımları. Bir de bu konuşmada, kalp nakli olduğunu, bir yıldır başkasının kalbiyle aramızda yaşadığını öğrenmem...

BİLİMİN BİZE ARMAĞANI

       Çok geçmeden Bornova'daki evine gittim. Görev yaptığı Ege Üniversitesi'nden dostları da vardı. Doğal olarak şiirden, yaşamdan, sanattan konuştuk. Yaşamının ilginç son 10 yılından söz etti, özetlersek şunları söyledi: "1990 yılından bu yana kalp rahatsızlığım vardı. 8 yıl süren ilaç tedavileri, hastaneler çare olmadı. 2000 yılının Mayıs ayında kalp aranmaya başlandı. Bir türlü bulunamıyordu. Sağlığım çok kötü hale gelmişti. Nefes bile alamıyordum.
       İki günlük hayatım kalmışken, bir kavgada ölen Cem Canbay'ın ailesi organlarını bağışladı. Sevineyim mi, üzüleyim mi bilemedim. Çünkü Cem'in çok genç olduğunu öğrendim. İki Mustafalar Prof. Dr. Mustafa Akın hazırladı. Prof. Dr. Mustafa Özbaran Cem'in kalbini bana nakletti. Sonra yaşama döndüm. Yine uzun hastane günlerinden sonra işte aranızdayım. Bilimin yaratıcılığında sizlerleyim."
       (O günleri, daha sonra yazdığı bir şiirinde şöyle anlatır:

Yaşadım hayatı güz bahçelerinde
Ölüm nehrinin kenarına güller diktim şarkılardan
Gökyüzünün mavilikleriyle mayaladım karanlıkları
Bir türkü söyler gibi dansettim ölüm sularında
"ne olursa olsun" dedi Mustafalarım
"bu yaşam sürecek"
"saçlarında ozanın gün ışığı eksilmeyecek"

beyinlerindeki bilimin ışığını yüreğime sundular
ölüm nehrine iki gün kala
kara dikenler üzerine ak güller kondurdular
doktorum, doktorlarım, onurlarım benim
kalbimin ustaları Mustafalarım
nasıl söylesem türkülerinizi sizin)

BU ŞİİR KİMİN?

       2001 yılındaki o ilk ziyaretimde, bir yıldır kalbini taşıdığı Cem Canbay için bir şiir yazdığını söyledi. "Size okuyayım" dedi. Çok duygulanmıştım. Çünkü böyle bir yaşam öyküsü beni derinden etkilemişti. Dinleyecek halim kalmamıştı. Şakaklarım zonkluyordu. Zorla, "Şu anda olmaz" dedim. "Siz bana gönderin. Kendim okuyayım." Bu görüşmeden birkaç gün sonra Işık Veren Delikanlının Türküsü başlıklı şiirini gönderdi.
       (O yıllarda Hürriyet EGE'de haftada bir sanat sayfası hazırlıyordum. Sıradaki ilk sayfada yayınlayacaktım. Ancak nasip olmadı. Bir kaç gün içinde Hürriyet EGE kapandı). Şiiri okuduğumda büyük bir şaşkınlık ve çaresizlik duydum. O güne kadar öğrendiklerim, bildiklerim yıkılmıştı. Çünkü şiir bize yüreğin sesi olarak öğretilmişti, öyle bellemiştik. Peki şimdi bu kimin yüreğinin sesiydi. Yaşamının baharında pis bir kavgada aramızdan ayrılıp giden, giderken de kalbini Ayhan Hoca'ya miras bırakan Cem Canbay'ın yüreğinin sesi mi? Yoksa, ömrünü bilime, aydınlığa, şiire adamış bir duygu bilgesinin bilincinin, beyninin sesi mi? Yani diyeceğim şiir yürekte değil, bilinçte, beyinde mi oluşuyordu? Öyleyse en akıllılar, en zekilerin şair olması gerekmez miydi?
       Neyse...
       "Ayhan Çıkın yaklaşık 5 yıldır ışık veren delikanlının kalbiyle aramızda yaşıyor. Tanımaktan gerçekten mutlu olduğum kişilerden biri olarak yaşamımda yer alıyor. Sık sık görüşmesek de bilgisayarla mektuplar gönderiyor. Bildiklerini paylaşıyor" deyip, Cem Canbay için yazdığı şiiri okuyalım:

IŞIK VEREN DELİKANLININ TÜRKÜSÜ
Cem Canbay için

"güya ki yaprağın biri
düşmüş de, ağaç
kökünden sarsılmış gibi"

Hilmi YAVUZ
Coşkulu bir kalabalıkla aşacaksın yeryüzüne
çiçeklerde dolaşan binbir renktir gözlerin
akşam inmiştir gün ışığı pencerene
çocukluğun koşuşturduğu bir avludur yüreğin
dilsiz, ama gülmesini bilen bir çocuk
leylaklarda uçuşan kelebekler kadar
suskun ve sessizdir yüreğin
delikanlım
nasıl yazsam şiirini senin?

İşte bıraktın yalnızlığını, öfkeni, sevdalarını
hades'ler seni bekliyor diye korkma
sen de beklenen birisin melekler katında
kendini beklemelisin, beni beklemelisin
çık yer yüzüne, çiçek ol saksılarda, kırlarda
herkesin, illa ki ikimizin yüreği ile
sevdalanmalısın yeniden yaşamlara
delikanlım
nasıl bestelesem şarkını senin?

Doktorlar var kardeşim
bilimin en kuytu kıyılarında
bir ipekböceği gibi dut yaprağına
kalbimin çiçeğini dokumakta
...ve kalbimde sen olmalısın
yedi renkli gökkuşağı örneği
bereketini müjdelemelisin
yağmurlu günlerin
iki bin yılının on altı eylülünde
yeni doğmuş bir bebek gibi
gülümsemelisin dünyaya
delikanlım
nasıl söylesem türkülerini senin?

       Şiiri okuduktan sonra Cem Canbay'a ve onun ailesine büyük saygı duydum. Çünkü bu dünyadan ayrılırken, yalnızca Ayhan Çıkın'ın yaşamını sevdiklerine bağışlamakla kalmamış, bu güzel şiirin yazılmasına olanak tanımıştı. İşte bunun için ona ve bağış kararı veren ailesine hep saygı duydum. Çünkü Cem Canbay, Ayhan Çıkın'ın yüreğinde ve şiirinde yaşayan biri değildir artık. Ayhan Çıkın'ın ikinci dönem şairliği diyebileceğimiz ve en güzellerini yazdığı şiirlerinin toplamındadır. Bu şiir yalnızca Ayhan Çıkın ya da Cem Canbay'ın yüreğinin türküsü de değildir. Benim, senin, onun, kim ki okur onların kalbinin sesidir. Bu ortak kalplerin ortak türküsüdür.

BİR DUA GİBİ

       Onun içindir ki, artık aramızda olmayan, ancak Ayhan hoca"nın yüreğinde yaşayan Cem Canbay için kalbimin ta derinliklerinden gelen dileklerimle bitiriyorum yazıyı:
       Güz geldiğinde hüzünlü bulutların gözyaşları üstüne yağsın. Kış geldiğinde bembeyaz karlar üstüne yağsın. Bahar geldiğinde kuş sesleri ve menekşe kokuları ve dünyanın bütün kır çiçekleri üstüne yağsın. Ve yaz geldiğinde ulu ağaçların serinliği ve pınar sularının berraklığı üstüne yağsın. 4 mevsim ve 7 iklim ve 24 saat, dünyanın bütün ışıkları üstüne yağsın....

13 Mart 2012 Salı

BAŞKA YÜREK

Dağlardan coşup gelen sele
Kaptırdın mı yüreğini azizim
Daha geçen yıl seslenirken sevda avlusundan
Gidiverdi Kayseri’li ilhan genç yaşta
Yazıldı raporuna ölüm nedeni :
“Organ uyuşmazlığından”


Gidenler gitti sevgilim
Alıp bir kenara koyuverdiler kalbini
İçinde kalanları aldırmadan
Bir başkasının yüreği ile sarmak seni
Mümkün müdür güzelim ?


Anla artık 
Kolay mı yasamak  bulunmuş bir yürekle                                             
Hele o kuş tüyü yataklarda sarmak seni
Yollara düşmüş bütün yoksullar
Kim görecek  göğüs kafesinin boşluğunu
Kapılanmak eski bir aşkın yatağına
Varsın mektuplarda kalsın aşklarım
Cönkümde beklesin şiirler
Sağ yüreğim kan toplar
Sol yüreğim aşk
Kadınlar  hırsla saran
Yürek ister güzelim
Dipdiri yürek

T. Ayhan ÇIKIN
         Nisan 2006, İzmir

“KALBİMDEN KUŞLAR UÇURUYORUM” (*)

Hümanist Düşünce Derneği başkanı sayın Prof. Dr. Sadun Koşay, “Yeni Kalp, Yeni Yaşam” konulu bir panel düzenlemeyi teklif ettiğinde, ben bunun “kalbinizi bağışlayın,alternatif yaşamlar yaratın” ana temasını gündeme taşıyacak nitelikte olmasını önermiştim.
Sayın Prof. Koşay’ın sunduğu programda yer alan bilim adamlarını görünce sevincim bir kat daha arttı. Bugün bu toplantıda bulunanların hepsinin uzmanlık konularında (ben de hasta olma konusunda) ünü, sınır ötesine aşmış kişilerdir.
Ben bugün burada konuşabiliyorsam, uzun yıllar süren hastalığımın önemini beni algılatan, beni 1990'lı yılların başından 2000’li yıllara, eşsiz tıp bilgisiyle taşıyan sayın Prof. Dr. Mustafa Akın’a ve ekip doktorlarına, bu dünyadan ayrılıp gitme sürecine girdiğimde, şansız bir kaza ile yaşamını yitiren rahmetli Cem Canbay kardeşimin kalbini bağışlama erdemliliğini gösteren annesi sayın Güngör Canbay’a ve babasına, nihayet “sonsuzluğa yolculuğuma” iki gün kala, o muhteşem bilgileri ve becerileri ile kalbimdeki “kara dikenleri akgüllere” dönüştüren Prof. Dr. Mustafa Özbaran’a ve ekibine, hastalığım süresince bıkmadan yardımıma koşan klinik hemşirelerine, fedakarlığını anlatmaya kelime bulamadığım sevgili eşime ve çocuklarıma, hastalığım süresince moral ve destek veren sevgili dostlarıma borçluyum. Hepsine şükranlarımı sunuyorum.
Benim bakışıma göre kalp transplantasyonunda dört önemli olgu yaşanmaktadır: Hasta/hastalık, uygun teknik donanımlı hastane ortamı ve konunun uzmanı hekim, organ vericisi, nakil öncesi ve sonrası bakım.
Burada söz konusu olan hasta A.Çıkın, 58 yaşındadır. Çıkın’a, 1960’larda girdiği üniversiteden burs almak için yapılan sağlık işlemleri sırasında, ilk kez “kalp büyümesi” olasılığından bahsedildi. 1960’larda kalp hastalığı ile ölüm eşanlamlıydı. Genç Çıkın,1970’li yılların ortalarına kadar bunalımlı günler yaşadı. Kendisine bir çözüm önerilemiyordu. Bu arada kendisini mesleğine adadı, mesleğinde önemli aşamalar yaptı, felsefeye ve edebiyata girdi. Böylece, en azından hastalığın psikolojik baskısından kurtulmaya çalıştı.
Hatta kalbindeki rahatsızlığı bile unuttu. Ancak kalbi onu unutmamıştı. Bir yandan 12 Eylül döneminin yarattığı olumsuz ortam, bir yandan YÖK’ün üniversitelerde estirdiği terör , onun kalbinde sinmiş olan “hastalık etmenleri”ni harekete geçirdi. Her türlü beşeri,biyolojik,iklimsel,vb..değişim onun kalbinde yankılar buluyordu: aşırı yorulmalar, gecelerin tüm sessizliğini yırtıp giden öksürükler, aşırı terlemeler,vb. yalnız kendisini değil,ailesini,iş arkadaşlarını da rahatsız ediyordu. 1970’lerde köy köy dolaşan, 1980’lerde yurdun neresinde olursa olsun konusuyla ilgili bilimsel toplantılara koşan Çıkın, artık evinden bile çıkmak istemiyordu.
1992 Haziran’ında, yurt dışından yeni dönmüş genç bir tıp doçentinin odasında,son yıllarda birikmiş hasta evraklarını gösteriyordu. Bir taraftan genç doktora: “Bunca yıldır hastanelere, doktorlara gidiyorum, bir türlü bir tanı konulamadı, artık Moliere’e hak vermeğe başladım, sizden de sonuç alamazsam bir daha hiç doktora gitmeyeceğim” diyordu.(Gerçekten de Çıkın, o günden bu yana,kalp nakil ameliyatı hariç, o genç doktordan başkasına gitmedi). Genç doktor Çıkın’ı 4-5 gün çeşitli testlerden geçirdi. Tanı konuldu:konjestif kalp yetmezliği. Ancak tanının kesinlik kazanması için anjiyo gerekliydi. Çıkın’ın anjiyo konusunda korkuları vardı. Nitekim yeniden hastanelik olana kadar bir sene doktoruna uğramadı. Ancak doktoru onu ele geçirdikten sonra anjiyo yapmadan göndermedi. Böylece genç doktorunun yönlendirmesiyle, sekiz yıl süren bir ilaç tedavisiyle, yaşamını 2000’li yıllara taşıdı. Genç doktorun kendisine sürekli öğüdü: “Kalp hastalıkları konusunda çok yoğun bilimsel çalışmalar yapılıyor, yaşam direncinizi ne kadar korur ve yaşam sürenizi ne kadar uzatabilirseniz bir çözüm yakalama olasılığı mutlaka olacaktır” biçimindeydi.
1994’ün sıcak bir Temmuz akşamıydı.Karaburun’un Kaynarpınar Köyü’nün yamaçlarında bir evde, dolunayla denizin körfezde buluşmasını, denizin gelgitlerinde yakamozların yansımalarını izliyordular. Genç doktorla güzel eşinin gündüzün yakaladıkları balıklar ızgaraya atılmış, anason kokuları hafiften gecenin karanlığına karışıyordu. Genç doktor uzaktan geçen bir geminin akşam karanlığındaki siluetini izlerken Çıkın Hocaya şöyle diyordu: “Bak Hocam!..Böyle sakin bir Temmuz ayındasın. Ortalık günlük güneşlik. Denizde en küçük bir çırpıntı bile yok. Almışsın oltalarını, açılmışsın kayığınla denizin ortalarına. Salmışsın misinanı denizin derinliklerine. Oltaların ucunda balıklar oynaşıp duruyor. Bir balık takılmış oltana, büyük bir coşkuyla çekiyorsun onu. Aaa! O da ne ? Ani bir fırtına gelmiş, tekneni altüst etmiş. Kaçacak yer bulamıyorsun. İşte sizin hastalığınız da öyle. Ne zaman,nerede,nasıl geleceği belli olmaz. O nedenle yaşamını o koşullara göre ayarlayacaksın.”
Gerçekten de Çıkın’ın ondan sonraki yaşamı tam bu tanımlamaya uygun geçti. 1998’de genç doktor, ilk kez Çıkın’ın kalbinin değiştirilmesi olasılığından bahsetti. Çıkın Hoca bu olayı pek ciddiye almadı. Bir şaka olarak algıladı, böyle bir olasılığı düşünmedi bile. Ancak hastaneye gelip gitmeler sıklaştı. İki kızının düğününde hastanede yatıyordu. İzinli çıkarak kızlarının düğününde bulundu.
1999 Aralığında iyice gücünü yitirmişti. Yeterli oksijeni alamıyordu. 16 Mart 2000 Kurban Bayramının ilk günüydü. Kızı doğum yapacaktı. Eşini Malatya’ya kızının yanına göndermişti.Çok sevdiği bir dostunun oğlu Eskişehir’ de askeri doktordu. İzmir’e her gelişinde Ayhan amcasına uğrardı. Bu seferde öyle yaptı. Ancak Ayhan hocadaki olağanüstü değişimleri fark ederek,hemen hastaneye kaldırdı. O günden sonra hastaneden çıkana kadar ay dünyanın etrafından dokuz defa döndü. Artık yolun sonu gelmişti. Doktoru da, görünürde olmasa da,olayın farkındaydı.
Yorucu,bunaltıcı bir hastane dönemi başlamıştı.Bir senedir başka bir genç doktor da sık sık gelip,onun kalbini çeşitli yönlerden muayene ediyordu . Kimyasal ve fiziksel bir çok incelemeler yapılıyor,bir çok doktor aralarında toplanıyor, Ayhan Hocanın durumunu tartışıyorlardı. Nihayet Mayıs ayı başlarında “acil” duyurusuyla kalp aranmaya başlanmıştı. Uzun süren bir yaz geçmiş, umutlar tükenmeye başlamıştı. 15 Eylül 2000’de genç Cem’in talihsizliği, bir başka kişinin,Ayhan Hocanın,şansı olmuştu. Gerçekten insanın bu şansı sevinesi gelmiyor. Ancak bu dünyayı zorunlu olarak bırakıp giderken, başkalarına yaşam bağışlamak kadar olağanüstü ne olabilir acaba?


“Coşkulu bir kahkahayla aşacaksın yeryüzünü
çiçeklerde dolaşan binbir renktir gözlerin
akşamdır, inmiştir gün ışığı pencerene
çocukluğun koşuşturduğu bir avludur yüreğin
dilsiz, ama gülmesini bilen bir çocuk
leylaklarda uçuşan kelebekler kadar
suskun ve sessizdir yüreğin
d e l i k a n l ı m
nasıl yazsam şiirini senin?
……………………………….
yedi renkli gökkuşağı örneği
bereketini müjdelemelisin
/yağmurlu günlerin/
ikibin yılının onaltı eylülünde
gülümsemelisin dünyaya
d e l i k a n l ı m
nasıl söylesem türkülerini senin?”

O… Korkunç gece!.. O… Olağanüstü gece! Her şeyin bittiği, her şeyin yeniden başladığı gece! Bir Mustafa’nın binlerce geceye döşediği yıldızlar sönerken, öbür Mustafa’nın kara kara bulutlardan sağdığı şimşeği kalplere doldurduğu gece. 15 Eylülü 16 Eylül Cumayı Cumartesiye bağlayan gece! Binlerce yok oluşun arasından,on binlerce yeni oluşumu sunan doğanın içinden en iyilerini seçip alan bilimin, o olağanüstü çözümü sunduğu gece! Böyle bir anda böyle olağanüstü seçenek sunabilen kaç bilim adamı vardır acaba? Onları kutsamamak,onları sevgiyle,saygıyla kucaklamamak mümkün mü?

“Yaşadım hayatı güz bahçelerinde
ölüm nehrinin kenarına güller diktim şarkılardan
gökyüzünün mavilikleriyle mayaladım karanlıkları
bir türkü söyler gibi dans ettim ölüm sularında
“ne olursa olsun” dedi Mustafalarım, “ bu yaşam sürecek”
“saçlarında ozanın gün ışığı eksilmeyecek”
beyinlerindeki bilim ışığını yüreğime sundular
ölüm nehrine iki gün kala
kara dikenler üzerine akgüller kondurdular
doktorum, doktorlarım, onurlarım benim
kalbimin ustaları mustafalarım benim
nasıl söylesem türkülerinizi sizin?”
Evet! 16 Eylül 2000 gecesinde Çıkın hoca yıllardır özlemini çektiği oksijenini kavuşuyordu. Beyninin en ücra köşelerinde sıkışmış kalmış anıları, bilgileri çılgın gibi tüm benliğini sarıyor , onları denetleyemiyordu. Adeta bir çılgınlık yaşıyordu. O çılgınlıklarını katlanan ilgili birim doktorlarına, hemşirelerine, personeline akıl almayacak davranışlarda bulunuyordu.


“Beyaz bir kelebek gibi uçar kalabalıklarda
o kadın bu kadın; birbirilerine benzerler
ama başak saçlı hemşireye nasıl da benzerler
klinik kapılarında pırıl pırıl
anadolu’mun ışık saçlı kadınları
kalbimin kızıl saçlı bacıları
nasıl yazsam dostluklarınızı sizin?”

..Ve eşi! Ve çocukları. Hastalığı süresince bir an bile yanından ayrılmamıştılar.

“Ipıslak bakışlarla gelirdin bana
yitik umutlar ellerinde koşar adım
süngüsüz bir harp meydanıydı bakışların
tanrısal bir kilit gibi kapalıydı dudakların
ay’ım, ayışığım, ayışığı kadınım benim
nasıl yazsam şiirini senin?”
Üniversitesi onu, E.Ü. Tıp Fakültesi Hastanesi’nde en iyi şekilde ağırladı. Hastanede sanki evindeymiş gibi yaşadı. Dostları onu hiç yalnız bırakmadı. Bir arkadaşı şöyle sesleniyordu:

“Sıradan değil artık aldığın nefes
söylediğin her şarkı sıradan değil
elini bıraktılar çoktan düşlerin ürperir
sen kaçsan da peşinden sevda’nın saçları gelir
eylüldür birden şakakların üşür.”(**)
Kalp nakli operasyonunun bir objesi olarak Ayhan Çıkın, kalbi bağışlanan gencin ve bu kararı veren ailesinin gelecek ümitlerine, bu operasyona karar veren ve uygulayan bilim adamlarının beklentilerine ne ölçüde yanıt verebilmektedir ya da verebilecektir? Sanırım bu söyleşinin odak noktası burada toplanmaktadır. Bu paneli düzenleyenlere, konuşmacılara ve siz izleyicilere “kalbimden kuşlar uçurarak” selamlıyorum.





-------------------------------------------------------------------
(*) Prof. Dr. Ayhan Çıkın’ın 08.04.2002 tarihinde, İzmirSanat&Humanist Düşünce Derneği’nin düzenlediği “Yeni Kalp,Yeni Yaşam” konulu panelde yaptığı konuşma.
( Ayni panele, Çıkın’ın hastalığını başından sonuna kadar izleyen değerli kardiyalog Prof. Dr. Mustafa Akın; Çıkın’ın kalp naklini gerçekleştiren değerli kalp cerrahı Prof. Dr. Mustafa Özbaran; Çıkın’ın ameliyat öncesi ve sonrası psikiyatrik sorunlarını izleyen Yar.Doç. Dr. Ayşin Noyan’da uzmanlıklarıyla ilgili birer bildiri sunmuşlardır. Paneli Prof. Dr . Sadun Koşay yönetmiştir.)
(**) Dr. Onur Şenli
Yazan: T. Ayhan ÇIKIN